Tasavvuf’ta hedef nedir?
Kalp temizliği denince ne anlıyoruz?
Bu konu dini hayatımızın temelini oluşturduğu halde, her mümin tarafından aynı hassasiyetle üzerine düşülmüyor. Günümüzde, farz ibadetleri yapıp büyük günahlardan sakınmak “takva” olarak tanıtılır ve bu yeterli görülür.
Aslında büyük günahları terk etmek takvanın birinci basamağıdır; fakat son noktası değildir. Kalpte bulunan ve kalp ile işlenen manevi günahlardan da arınmadıkça gerçek temizlik gerçekleşmez. Allahu Teala:
“Günahın açığını da gizlisini de terk edin. Çünkü günah işleyenler yaptıklarının cezasını mutlaka çekecekler” 11 buyurarak, her türlü günahtan uzak durulmasını bizlere emretmiştir.
Kur’an, kalbin temizliğine “tezkiye” ismini vermiş ve ebedi kurtuluşu ona bağlamıştır.12 Hz. Peygamber’in (s.a.v) temel görevi de tebliğ ve tezkiye olarak belirlenmiştir.13
Tezkiye kalıbı değil kalbi temizlemektir. Bu ise kalbin şirk, küfür, isyan ve gaflet gibi manevi kirlerden arındırılmasıdır. Bu arındırma iman, nur, feyiz, tövbe, istiğfar, gözyaşı ve ibadetlerle olur. Hadisler, güzel ahlakın asıl merkezi olarak kalbi işaret eder. Efendimiz (s.a.v), kalbin dini yaşantıdaki yerini şöyle tanıtmıştır:
“İnsan vücudunda öyle bir parça vardır ki, o iyi olduğu zaman bütün bedenin işleri iyi ve güzel olur. O bozulduğu zaman, bütün vücut bozulur. Dikkat edin o parça kalptir.”14
Bunun için mürşitler, insan eğitiminde ilk hedef olarak kalbi seçerler. Bütün gayretlerini, müridinin kalbinin uyanması ve ihyası için kullanırlar. Bu işi devamlı gündemde tutarlar; gerçekleşmesi için çok fazla zaman ayırırlar.
Üzülerek belirtelim ki, bugün insan kalbinin manevi terbiyesi ihmal edilmiş, gayretler çoğunlukla mideye ve kalıba yöneltilmiştir. Kalp hastalığı denilince manevi değil, maddi kalp hep anlaşıla gelmiştir. Öyle ki kalple işlenen günahlar gizli olduğu için zahirdeki günahlar kadar üzerinde durulmamıştır.
Mesela, adam öldürmek, içki içmek, yalan söylemek büyük günahlardandır. Bir mümin bunlardan sakındığı gibi, kalple işlenen kin, haset, kibir, riya, aşırı dünya sevgisi, kader ve kazaya itiraz, ilahi takdire rızasızlık, gaflet gibi gizli günahlardan sakınmamaktadır.
Halbuki, İbnu Hacer el-Heytemî’nin naklettiği gibi:
“Kalple işlenen günahlar, dış azalarla işlenen günahlardan daha tehlikelidir. Çünkü onlar, sonuçta imanı zedeler, ibadetin kabul edilmesin engeller, amellerin sevabını yok eder. Gizli günahların çoğu insanı şirke sürükler, nifaka bulaştırır, dinden bile çıkarır. Ayrıca kalpte yer eden gizli günahlar, devamlıdır, her zaman insanı tehlikeye sokar. Zahiri günahlar ise böyle değildir.”15
Bir insan devamlı adam öldüremez, hiç ara vermeden içki içemez. Fakat hasetçi bir insan devamlı haset ateşiyle kavrulur. Kibirli bir insan her işinde kibrini ortaya koyar. Riyakar bir insan, her ne yapsa işlerinde riya kokar. Aşırı dünya sevgisi, mal hırsı tedavi edilmezse, can çıkana kadar kalbe yara olur. Kalbi saran günahları fark etmek kadar, onları terk etmek de zordur. Bunun için gerçekten ıslah olmuş ve Allah ile huzur bulmuş insan sayısı azdır.
Tasavvufun ana konusu, batınî fıkıhtır. Batınî fıkıh, insanın iç alemini oluşturan kalp, ruh, nefis ve diğer latifelerin tezkiye, terbiye, terakki ve inkişaflarını hedefleyen manevî, nuranî, kalbî bir ilimdir.
Zahirî fıkıh vücudumuzun dış azaları ile yapacağı ibadet ve vazifeleri inceleme konusu yaptığı gibi, batınî fıkıh diyebileceğimiz tasavvuf da kalple ilgili ibadet ve ahlakları temel konusu yapmıştır.
Tasavvufun hedefi, kalbin ihsan mertebesine ulaşmasıdır. İhsan, kalbin gafletten uyanması ve manevi kirlerden arınması sonucu yakin haline ulaşır. Yakin, kalbin Cenab-ı Hakk’ı görüyor gibi bir şuur ve hassasiyete sahip olması demektir. Bu hal, her mümin için bir hedeftir.
Zira Rasulullah (s.a.v) Efendimizin işaret ettiği gibi din, iman, İslam ve ihsandan oluşmaktadır.16 Din imanla başlamakta, ibadetlerle olgunlaşmakta, ihsanla olgunluğa ulaşmaktadır.
Tasavvufta, kalbin bu hâle gelmesi üç safhada gerçekleştirilmektedir. Birinci safha manevi kirlerden temizlik, ikincisi yüksek ahlaklarla güzellik, üçüncü ise ilahi huzurda Yüce Allah ile özel beraberliktir.
Bundan sonrası huzur makamıdır. Mürşitler, bu hali “kurbiyyet” olarak tarif ederler ve gerçek manada “sûfi” kelimesini bu sıfatı elde etmiş kamil insan için kullanırlar.17
Kur’an’da bu yakınlığa ulaşanlar “mukarrebun” sıfatıyla tanıtılır. İlahi taksime göre onlar, insanlar içinde “Sâbikûn” sınıfını oluşturmaktadır.18
Kısaca özetlediğimiz kalbin tezkiyesi ve nefsin terbiyesi hali, bütün müminlerin ortak hedefidir. Bu hedefte hiçbir ihtilaf yoktur. İhtilaf onun nasıl elde edileceği konusundadır.
Hz. Peygamber (s.a.v) hayatı süresince bu işin merkezinde bizzat kendisi bulunuyordu. Manevi tezkiye ve terbiye onun nezaretinde gerçekleşiyordu. Ondan sonra bu görev farklı usullerle yerine getirilmeye çalışıldı.
Peygamberimizin yaşadığı asırdan sonra kalp hastalıkları çoğaldı ve yaygınlaştı. Öyle ki dini hayata taklit hakim oldu. Yaşanan manevi gerilemeye devlet yönetimi bir çare bulamadı. Bütün iyi niyetlerine rağmen fıkıh alimleri bu manevi gerilemeyi durduramadılar, onu üzülerek seyrettiler.
Hadis alimleri içine düşülen manevi boşluğun tehlikelerini sadece anlatmaktan başka bir şey yapamadılar. Tefsir alimlerinin uyarıları halkı yöneldiği dünya hırsından alıkoymadı.
Bu arada hicri II. asırla birlikte yeniden bir ihya hareketi başladı. Bu, sönmeye yüz tutan dinî hayatı canlandırma hareketiydi. Bu dini yaşantıdaki canlanmanın başında büyük veliler, mürşitler bulunuyordu.
Veliler ve mürşitler, aynı zamanda daha sonra bir disiplin halini alacak tasavvufî terbiyenin temellerini oluşturuyordu. Hasan el-Basri, Maruf el-Kerhi, Malik b. Dinar, Zünnun el-Mısrî, Süfyan es-Sevri, Haris el-Muhasibi, Cüneyd el-Bağdadi gibi zatlar, bu hareketin ilk öncülüğünü yapan kimselerdir.
Önceleri, vaaz, sohbet ve örnek tavırlarla halkı kucaklayan bu irşat faaliyetleri, hicri altı, miladi on birinci yüzyılda tarikat adı altında kurulan terbiye müesseseleri ile yeni bir şekil aldı. Ve İslam alemine yayıldı.
Kurucularına nispet edilerek Kadirî, Rufâî, Kübrevî, Şazelî, Nakşibendî, Mevlevî, Bayramî adı verilen çeşitli tarikatlar, müslümanların dini duygu ve düşüncelerinde bir bütünlük oluşturdu. Bütün bu terbiye ekollerinin oluşturduğu sisteme “tasavvuf” diyebiliriz. Bu sistemi kuranların ortak görüşü şudur:
“Hz. Peygamberin (s.a.v) sünnetini takip etmekten başka Allah’a giden hiçbir yol yoktur. Biz bütün hallerini ve işlerini Kur’an ve sünnetle ölçüp onların emir ve işaretine göre hareket etmeyeni Allah adamı saymayız.”19
Tasavvuf deyince akla gelecek anlayış budur. Bu ölçü ve edepleri kim korursa gerçek mümin, hakiki sufi odur. Tasavvufun hedefe aldığı terbiye her mümin için gerekli bir terbiyedir. Öyle ki, İmam Gazali (rah) böyle bir terbiyeye girip nefsi ıslah etmeyi, herkes için farz-ı ayın kabul eder. Yani olmazsa olmaz gibi şart koşar, ‘Çünkü peygamberler hariç, hiç kimse manevi hastalıklardan uzak değildir ve onlardan tek başına kurtulamaz’ der.20
Büyük veli Ebu’l-Hasan eş-şâzelî (k.s) şöyle der:
“Maneviyat ilmi ve terbiyesi almayan kimse, hiç farkında olmadan bir çok büyük günah işlerken ölür gider.”21
İbnu Allan es-Sıddîkî (rah) ise, farkında olunmayan bu günahların kibir, kendini beğenme, ibadetiyle övünme, insanları beğenmeme gibi gizli günahlar olduğunu belirtir.22

Allah razı olsun sohbet için…
bilecikte tabi olacagımız mürşit varmı bize yardımcı olun