Tasavvuf’un kaynağı nedir?
Hedefi Allah rızası olan bir hareketin, ilahi ölçülere uyması şarttır. İlahi ölçüler, Kur’an ve Sünnet ile belirlenmiştir. Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ölçülerin tamamına İslam denir.
Allahu Teala İslam’dan başka bir din, yol, felsefe ve hareketi kabul etmeyeceğini açıkça bildirmiştir.2 Peygamber olarak gönderilen resulü Muhammed Mustafa (s.a.v) ise, dini hayatımızda kendisinin konumunu şöyle belirlemiştir:
“Kim, hakkında bizim (açık veya işaret yollu) emrimiz (ve müsaademiz) olmayan bir iş yaparsa o, (kişi ve işi Allah katında) reddedilir.”3
Bu delilleri okuyan veya işiten bir kimse, tabii olarak şu soruları sorabilir:
İslam’dan başka hiçbir şey Allah katında kabul görmüyorsa, farklı isimlerle hayatımıza giren fıkhî mezheplerin ve terbiye yollarının (meşrep) yani tarikatların durumu nedir?
Bunların İslam ile alakası nedir?
Eğer İslam’ın bir parçası iseler, niçin farklı isimlerle anılıyor ve anlatılıyor? Bu değişik isimler ve ekoller dinî birliği bozmuyor mu?
Din bir değil mi?
Bu farklı yollar da neyin nesi!?..
İslam tarihinde mezhepler ve tasavvuf hakkında bu tür sorular hep sorula gelmiştir. Bu sorulara kısaca şu cevabı verebiliriz:
Bütün hak mezhepler ve meşrepler, asla bir din değildir. Ancak dinin tefsirinden ve yaşanmasından ibarettir. Hiçbirisi dini tahrif ve tahrip etmez. Aksine dine hizmet eder. Her iki ekol de İslam’ın sukut ettiği ve içtihat yapılmasına imkan verdiği konularda, din adına sözcülük yapmış, mühim vazifeler görmüştür. Konumuz tasavvuf olduğu için biz, mezhepleri değil meşrepleri yani tasavvufi yolun ne olduğunu ele alacağız.
Her şeyden önce tasavvufun doğru anlaşılması gerekir. Tasavvufu bir tabu gibi göstermek yanlıştır.
Tasavvuf akılla anlaşılamaz, dille anlatılamaz, yanına yanaşılamaz bir şey değildir.
Tasavvufun kelime olarak tarifi kolaydır fakat yaşantı olarak tatbiki zordur.
Tasavvuf tenkide açıktır. Doğru ve yerinde tenkitler tasavvufu batıl inançlardan temizler. Yanlış ve usulsüz tenkitler ise fitne olur, düşmanlık ateşini alevler. Tasavvufa hem adım atan hem de taş atan onu iyi tanımalıdır. Yoksa birisi cehalet, diğeri de gaflet ile kul hakkı yemiş, insana haksızlık etmiş olur. Bu ise aynı dünyayı paylaştığı bir insana değer vermemek, onu hiç saymaktır.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir:
Tasavvuf yeni bir din değildir, dini yeni bir anlayışla takdim şeklidir. Bu takdim her devre göre az-çok değişse bile, değişmeyen şey onun temel usulü ve hedefidir.
Tasavvuf terbiyesi, Allah ve Rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş manevi bir ahlak eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allahu Teala’nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.
Tasavvuf terbiyesinin merkezinde olgun bir mümin (mürşidi kamil) bulunur. Bu kişiye mürşit denir. Mürşit insanları terbiye yetkisini halktan değil, Cenab-ı Hak’tan alır. İnsanları terbiye etme işi, ilim ve irfan ister. Gerçek anlamda terbiye görmeyen kişi, bir başkasını terbiye edemez.
Bu anlamda büyük mürşit, Ebu Hafs Haddad (k.s) tasavvufun ne olduğunu kısaca şöyle tarif etmiştir:
“Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. İnsanın yaşadığı her anın, her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Bu edebe her zaman riayet eden kimse, Allah dostu olur.
Edebi korumayan kimse, her ne kadar kendisini güzel bir halde zannetse bile, esasen onun Allah katında yeri ve bir değeri yoktur. Bu kimse kendisinin ilahî huzurda kabul gördüğünü düşünse de, aslında oradan çok uzaktadır.”4
İnsanın terbiye edilip eğitildiği bu okula, samimiyetle girilir. Sabredip bu eğitime devam edenler Allah’ın izniyle hedefe ulaşır, ilahi dostluk diplomasını alır. Nihayet bu okuldan edeple mezun olur.
Burada terbiyeden gaye, insana ulaşmak ve onu ilahi terbiye ile buluşturmaktır. İslam’ın her daveti insan içindir. Dolayısıyla her insanın yaratılışı (fıtrat) farklı farklıdır. Her insanın Allah ile muhabbeti ve münasebeti taşıdığı yaratılışına göre farklılık arz eder.
Bunu mürşit olan Allah dostları, “Allah’a giden yollar mahlukatın sayısıncadır” sözleriyle anlatırlar.
İşte tasavvuf büyükleri, dinin asıllarından hiçbir taviz vermeden değişik usuller kullanarak, insana ulaşmaya ve onu keşfetmeye, kabiliyetlerini ise ortaya çıkarmaya çalışmışlardır.
Mürşitlerin, bir müridin Allah vergisi yeteneklerinin ne olduğunu ortaya çıkaracak bu eğitim sürecine “seyri sülûk” denir.
Tasavvuf büyükleri terbiye metotlarını Kur’an ve sünnetten almışlardır. Bununla beraber insanlığın ortak değerlerini ve tecrübelerini kullanmışlardır. Bu yaklaşımlarında ise “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa onu almaya en fazla hak sahibi odur”5 hadisini esas almışlardır.
Yine dinimizin tasvip ettiği örf, adet ve maslahat gibi prensiplerden de istifade etmişlerdir. Bizden önceki dinlerin İslam dinince değiştirilmeyen ölçülerini ve ahlaki değerlerini gerekli oldukça değerlendirmişlerdir. Bütün bunları yaparken şu temel kuralı devamlı göz önünde bulundurmuşlardır:
“Ana ilkelerde taklit yasaktır. Fakat, ilkelerin gerçekleşmesine yardımcı olacak taktik ve metotlarda taklit etmek serbesttir.”6
Bu şu demektir:
İslam dininin temel esaslarına ters olan hiçbir şey kabul edilemez; dinin bir parçası gibi gösterilemez. Ancak İslam’ın dışındaki dinlerin ve milletlerin kabul ettiği bir gerçek, İslam dininin özüne ters düşmüyorsa, ondan istifade edilebilir.
Bir diğer ifadeyle bu gerçekler, diğer dinlerin veya felsefelerin temel ilkesi değilse, onu taklit etmek dinimizce serbesttir. Nitekim, Hz. Rasululah (s.a.v) Efendimiz, Hendek harbinde İran bölgesinde yaşayan Farisîlerin hendek kazma usulünü benimsemiş ve kullanmıştır.7
Bunu savaş sırasında ve başarılı olmak için yapmıştır, güzel sonuç da almıştır. Bir ibadetin hedefine hizmet eden şeyler, o ibadet gibi kıymetlidir. Tasavvuf büyüklerinin farklı dinlerden yaptıkları istifadeler bu maksatladır.
Onların bu geniş anlayışını ve insanları bu denli kucaklayışını tam anlamayanlar, tasavvufu dış kaynaklı bir hareket olarak değerlendirmişlerdir. Halbuki mesele biraz incelendiğinde ve akıl ve mantıkla değerlendirildiğinde anlaşılacaktır.
Sonradan İslam’ı kabul eden Fransız bilim adamı Roger Garaudy böylesi bir sonucu şöyle ifade ediyor:
“Tasavvuf, Hrıstiyan mistisizminden alınmamıştır. Yeni Eflatunculuk adlı felsefi anlayıştan ise asla kaynaklanmamıştır. Hint bilgeliğinden de doğmamıştır. Tasavvufun kaynağı Kur’an’dır.”8
şu halde, ‘Tasavvuf nedir?’ sorusunu, İslam’a girmeyen, Kur’an ve Sünnet ilmini gereği gibi bilmeyenlere sormak yanlış olur.
Bu soruyu İslam’ı, temel esaslarından öğrenip tasavvuf yolunu imar eden mimarlara sormak gerekir. Çünkü tasavvuf ayrı bir din değil, İslam’ın içinde bir anlayıştır. Bu yüzden tasavvufun mimarları onu binlerce değişik açıdan tanıtmışlar ve tarif etmişlerdir.
Bu tarifler, İmam Sühreverdî’nin (632/1234) tespitine göre bini geçmekte,9 sufi alim Zerruk’un (899/1493) ifadesiyle de iki bine ulaşmaktadır.10 Bütün bunlarla anlatılmak istenen şudur:
Tasavvuf güzel ahlaktan ibarettir. Güzel ahlak, Allahu Teala’nın edebi ile edeplenmektir. Bu, içi ve dışıyla Allah adamı olmak demektir. Bu güzelliği elde etmenin yolu, samimiyetle Allah’ın Sevgilisi Hz. Muhammed’e (s.a.v) uymaktır.
Ona uyan Yüce Allah’a dost olur. Allah’a dost olan kimse, dünya ve ahiretin şerefini bulur, ebediyyen kurtulur. Bu sonuç her insan için en büyük hedeftir.
Bu dostluğun ve güzel kulluğun merkezi ise kalptir. Onun için işe kalbin manevi terbiyesinden başlamak gerekir. Zira insanı, güzel kulluk gibi büyük bir davaya hazırlamak en mühim görevdir. Bu önemli görev her mümini yakından ilgilendirir.
